Arama
  • Gelişmiş Arama
  • Standart Arama

Hızlı Arama
  • Son 25 Bayan
  • Son 25 Erkek
  • Online Bayanlar
  • Online Erkekler
  • Bugün Doğan 25 Bayan
  • Bugün Doğan 25 Erkek
  • Arkadaş Listem
  • Engelleme Listem
  • Forum Ara
  • Takip Listem
  • Yeni Grup Aç
  • Gruplarımı Göster
  • Grup Kategorileri
  • Grup Ara
  • Yardım

Grupları Listele
  • Alfabetik Sırada
  • Açılış Tarihine Göre
  • Üye Sayısına Göre
  • Yazılan Mesaj Sayısına Göre
  • Profilimi Göster
  • Üyelik Bilgilerimi Değiştir
  • Özelliklerim
  • İstatistiklerim
  • Üyeliğimi Uzat

Profilimi Güncelle
  • Temel Bilgiler
  • Fotoğraf Ekle / Düzenle
  • Benim Durumum
  • Ne Arıyorum
  • Fiziksel Özelliklerim
  • Yaşam Tarzım
  • En Sevdiklerim
  • Kişilik Özelliklerim

Profil Ayarlarım
  • Ayarlarım


Artık Üye Fotoğraflarını
Oyluyoruz
Şu an sizin fotoğraflarınız
oylanıyor olabilir!
Üyelerimizden Gelenler
Arkadas.Com ' un pekiştirdiği dostluklar
LaVinYaDan-Nagmele® Grubu
Devamı için tıklayınız

 
F o r u m

   Tüm Forumlar
   Yaşam
   Tarih
   Çanakkale`de gözbebeklerimizi kaybettik!
 

tarikpoyraz Kelime Oyunu.. Forum başlığına yazı ekledi - (07:01:14)

Bu yazıya sizde mesajınızı ekleyebilirsiniz
Gönderen Mesaj
tahtaradyo
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
39 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Falkland Adaları
Aktif Toplam Yazı : 365
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 11.02.2009 13:49


Moral bakımından ulus-devlet olma sürecinin üzerinde yapıcı bir etki bırakmış olmasına rağmen insan kaynakları bakımından Çanakkale`de maruz kaldığımız aydın kıyımı, Türkiye`nin hala kurtulamadığı darboğazın en büyük etkenlerinden biridir.

Kıyım diyorum çünkü iyi yetişmiş bir neslin bir yıl içinde toprağa verildiği veya sakat bırakıldığı bu savaş, Türkiye`nin kaderindeki bir kırılma noktasıdır. Esas olarak verdiğimiz kayıpların hatırı sayılır bir kısmı Sultan II. Abdulhamid döneminde birnbir emekle yetiştirilen geleceğin aydınlarından oluşuyordu...

Şöyle bir rivayet vardır. I. Dünya savaşı`nın çıktığını o zaman Beylerbeyi sarayında sürgün hayatı yaşayan Abdulhamid`e haber vermişler. Abdulhamid`in ilk sözü şu olmuş: "Eyvah! Gözbebeklerim gitti!" Çünkü Abdulhamid`in arzusu, ülkeye savaşsız bir dönem yaşatarak nefes aldırmak ve gelecekteki insan kaynağının gümrah yetişmesini açık tutmaktı...

Çünkü savaşlar devam ettiği sürece baba ile oğlun, dede ile torunun buluşması gerçekleşmeyecek, sağlıklı bir toplum işleyişi en başta demografik sebeplerle mümkün olmayacaktı.

İlk defa onun 30 yıllık savaşsız iktidar dönemindedir ki -1897 Yunan harbi hariç-, nesiller arasındaki o beşeri zincir tekrar kurulabildi. Mesela fazla dikkat edilmez ama Abdulhamid döneminde hatırı sayılır bir nüfus artış hızına ulaşılmıştır. İşte artan nüfusun o devre göre ciddi bir kısmı yeni açılan okullarda eğitilerek modern bir devletin ihtiyacı olan kaliteli, yetişmiş insan gücü elde edilmiştir...

Bir 1877 Meclisi`ndeki Müslüman milletvekilleriyle gayrimüslimlerin eğitim durumlarına, mesleki formasyonları arasındaki farka bakın, bir de 1909 Meclisi`ndeki duruma...Birincisinde gayrimüslimler ile Müslüman milletvekilleri arasında tahsil uçurumu varken ikincisinde bu fark kapanmıştır. 1908`e gelindiğinde modern eğitim sisteminden geçmiş, teritoryal bir vatan kavramı edinmiş olup, ülkenin sorumluluğunu üstlenecek kadrolar yetişmiştir artık.

/...

tahtaradyo
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
39 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Falkland Adaları
Aktif Toplam Yazı : 365
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 11.02.2009 13:52


SAVAŞ KAÇINILMAZ MIYDI?
Biz Çanakkale’de asıl Abdülhamid döneminde yetişmiş bu zengin kadroyu kaybettik. Bu büyük kaybın sonuçlarını 1950’lere kadar yaşadık ve hala da yaşıyoruz aslında. Bugün Türkiye’de şehirleşmenin çarpıklığı, bir şehir kültürü bulunmayışı, bir şehirli insan tipinin hala oluşamaması, nesiller arasındaki kültür aktarımının sağlıklı bir şekilde cereyan edememesi gibi sorunların temelinde o yetişmiş insan gücünün kaybedilmesinin yattığını düşünüyorum.
Çanakkale, elbette bizim kurucu kimliğimizin temel ve ayrılmaz bir parçası. Ama gerek sosyal maliyeti, gerekse yetişmiş insan kaynağı kaybı bakımından bu topluma çok pahalıya patlamış bir savaştır. Bir efsane gibi anlatılan Çanakkale Savaşı’nı kazanmak için hangi bedelleri ödediğimizi de görmek lazım artık. Çanakkale adeta kaçınılmaz bir deprem, bir afet olarak görülüyor. Önlenebileceği, savaşılmayabileceği akla dahi getirilmiyor.
Çanakkale Savaşı Türkiye için son seçenek değildi. Osmanlı belki de eninde sonunda savaşa girecekti. Ama bu şekilde mi girmesi gerekirdi? Bu tartışılır. Biz savaşa girmeden önce İngiliz, Fransız, Rus İtilaf Cephesi Almanlarla savaşa başlamıştı zaten. Biz henüz bu savaşın dışındaydık. Savaş 1914’ün baharında başlamıştı. Osmanlı savaşa ekim ayında girdi. Kimse bize saldırmadı bu süre içerisinde. Almanları tepeledikten sonra sıra bize gelecekti belki de. Ama ekim ayında henüz böyle bir savaş hali yoktu. Böyle bir durumun doğmasına sebebiyet veren, Enver Paşa’nın o gizli emri oldu. İki Alman gemisinin Çanakkale boğazından içeriye sokulup akabinde gizli bir emirle Rus limanlarının bombalatılması, bile isteye yapılan bir tercihti. Kaçınılmaz değildi. O kadar gizli bir emirdi ki bu, padişahın haberi yoktu, Sadrazam’ın, hatta Bakanlar Kurulu’nun da yoktu! Sadece 3 kişi biliyordu bunu; Enver, Talat ve Cemal Paşalar. Bu üçlünün Almanya safında savaşa girmek için yaptıkları operasyonla Almanya’dan 2 milyon altın teslim alınıyor ve sonucunda savaşa giriyorduk. İşte bu nokta kaçınılmaz değildi.

/...

tahtaradyo
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
39 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Falkland Adaları
Aktif Toplam Yazı : 365
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 11.02.2009 13:53


DAHA KÜÇÜK BİR DEVLET
Biz savaşa aktif değil de pasif bir savunma savaşı olarak katılsaydık ve en azından Misak-ı Milli gibi belirli bir hudut çizip bir B planıyla, daha küçük bir imparatorluk çerçevesinde örgütleyebilsek, muhakkak ki daha iyi koruyacaktık topraklarımızı.
Aslında Misak-ı Milli 1920’de aniden ortaya çıkmış bir plan değildir. 1914’te hem Türkçe hem Fransızca yayımlanan bir Osmanlı nüfus istatistiği hazırlanmıştır. Bunun amacı Müslüman Türk çoğunluğunun yaşadığı yerleşim birimlerinin tespitidir. Bu planın Misak-ı Milli haline gelmesi için 1919’a gelinmesi lazımdı.
Abdülhamid’in kafasında 2 aşamalı bir sınır projesi vardı. Bu, iki aşamalı bir plandı. Mevcut sınırlarımızı koruyabildiğimiz kadar koruyacağız ama içerdeki gayrimüslim unsurlar eni konu ayrılmak isteyeceklerdir. O zaman Osmanlı Müslümanlarının ağırlıkta bulunduğu ikinci direniş cephesine çekileceğiz. Balkanlarda üs olarak Arnavutluk muhafaza olunacak, Afrika’da ise Trablusgarp (Libya); güneyde Arabistan, Suriye toprakları, Araplar, Kürtler ve Türklerin yaşadığı yerler... Bu durumda küçük bir Osmanlı Devleti ortaya çıkacaktı.
Ama Dünya Savaşı’nda bütün ümidimizi Almanya’ya bağlamak bizi felakete götürdü. Almanya ile birlikte savaşa girdiğimizde Almanlar zaten yenilmeye başlamıştı. Tekrar ediyorum: Bu savaş kaçınılmaz değildi. Bu savaşın içine sürüklendik. Bunun hesaplaşmasını muhakkak yapmamız lazım.
Tabii ki 250 bin insan boşu boşuna zayi olmadı. Olmayabilir miydi? O göz bebeklerini kurtarabilir miydik? Onlar kurtulsaydı, daha sağlıklı bir yeniden yapılanma ile devletimizi kurabilseydik, muhakkak ki Cumhuriyet çok daha güçlü bir aydın kadroyla daha hızlı kalkınabilecekti. 1960’lardan önce gerçekleşecek bu gelişme ise bugüne çok daha zengin ve güçlü bir miras bırakabilecekti.
Çanakkale’nin bağımsızlık ateşimizin tutuşmasında çok kritik bir rol oynadığını elbette kabul ediyorum. Ancak bir olay, getirdikleri kadar götürdükleriylede değerlendirilmelidir. Bunu, Çanakkale’deki Mustafa Kemal’in ‘Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum’ sözlerinden çıkarabilirsiniz. Dikkat ederseniz aynı Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda bu kadar bonkör davranamamış, adeta tek bir erin bile kaybedilmemesine itina göstermişti. Çünkü Çanakkale’deki kayıpların ağır maliyetini ve insan kaynaklarını çökertici sonuçlarını Kurtuluş Savaşı’na başlarken görmüştü de ondan...
Çanakkale Savaşları’nda Osmanlı Devleti yetişmiş insan kaynağını, okumuşunu, aydınını, genç ve dinamik nüfusunu cephede kurban verdi. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin bugününe bile taşınan izler bıraktı
II. Abdülhamid’e, kayıpları öğrendiğinde ‘Eyvah! Gözbebeklerim gitti!’ dedirten Çanakkale Savaşı bir efsane gibi aktarılıyor. Ama 252 bin insanın zayi olduğu bu harp bize anlatıldığı gibi kaçınılmaz mıydı?
Kayıpların büyük etkisi oldu
Türk kuvvetlerinin Çanakkale Savaşları’nda 57 bini şehit, 100 bini yaralı, 10 bini kayıp, 21 bini hastalıktan vefat ve 64 bini ise hasta olmak üzere toplam 252 bin zayiatı vardır. Çanakkale Savaşları, Türk Ordusu’nu yıpratıp, Osmanlı Devleti’nin sayılı kaynaklarının belirgin ölçüde azalmasına neden olmuştu. Bu da savaşın genel gidişatı üzerinde olumsuz etki yaptı. Osmanlı Devleti’nin sınırlı askeri ve ekonomik kaynaklarının büyük bölümünü Çanakkale Cephesi’ne aktarmak zorunda kalması da diğer cephelerde savaşın kaybedilmesini kaçınılmaz hale getirmişti. Çanakkale Savaşı, aynı zamanda ekonomisi tarıma dayalı olan bir milletin, savaş sonrasında genç ve dinamik insan kaybı yüzünden, uzun yıllar verimli toprakların sürülüp ekilememesi neticesini verdi. Kurtuluş Savaşı arifesinde Anadolu’nun çorak ülke manzarasında dahi bu insan gücü kayıplarının yankısını duyarız.

/...

tahtaradyo
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
39 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Falkland Adaları
Aktif Toplam Yazı : 365
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 11.02.2009 13:54


Rejimi savunmak üçüncü sınıf insanlara kaldı
1920’lerin ilk yıllarında, Cumhuriyet’in kurucuları muhalifleri temizlediler, en hafifinden marjinalleştirip susturdular. Mehmet Akif, Mustafa Sabri Efendi, Rauf Orbay, Adnan ve Halide Edip Adıvar çifti gibi önemli aydınlar ülkelerini terk etmek zorunda bırakıldı. Ancak bir de bu süreç içerisinde kaybettiğimiz ve yaşasalardı 1930’ların aydın kadrosunu zenginleştirecek kayıp bir nesil vardı. Geriye kala kala bazı aydın taslakları kaldı. Düşünün ki, Cumhuriyeti ve rejimi savunmak Falih Rıfkı Atay’ın kalemine kalmıştı. Falih Rıfkı Atay’ın Osmanlı düzeninde esamisi okunur muydu? O büyük şairler, büyük yazarlar, hele kaleminden kan damlayan Süleyman Nazif’lerin yaşadığı bir camiada ona sıra bile gelmez ya da üçüncü sınıf bir yazar sayılırdı. Ama Çanakkale’de geleceğin aydın nesli tırpanlanıp entelektüel gelenek devam edemeyince cılız bir kadro kaldı geride. Dikkat edilsin: Cumhuriyet edebiyatının güçlü isimleri ya 1890’lar ya da 1900’lerde, yani doğrudan doğruya Abdülhamid’in okullarında okumuşlardır.
Yeni bir fikri hareketlenme için 1960’ları beklemek zorunda kalınacaktı. Yani 1915-1960 döneminin aydınları, I. Dünya Savaşı’ndaki o kayıp neslin bu tarafa düşen konfetileridir.

SON

CORCIL44
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
55 yaşında / Erkek
Darende
Malatya
Aktif Toplam Yazı : 18451
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 11.02.2009 15:15




1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi`nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD`ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Amerika `ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil. Newyork`da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektro kardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında. İngilizce konuşuyorum. Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim. Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak "Hayır" manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum: Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: “Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...” Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
“Siz Türk müsünüz?” “Evet Türk`üm” İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
“Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye`de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak`tım Avustralya Anzaklarından ... İngilizler bizi toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık sözlerine vaatlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık. ”Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: “Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale`ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır`a getirdiler o zaman Mısır`da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale`ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.”
Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:
“Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. iyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki, kendi kendime:
Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim." Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum. Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. işte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte”
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya`dan Amerika`ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle
"Bana adınızı söyler misiniz? dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
Peki niçin Ömer ismini, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adı vermiş.
Yahu senin adın müslüman adı mı?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
“Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
"Olsun. Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?" Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için , soramadığı için konuşamıyormuş.
Tabii dedim müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i Şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı islamiyete olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı... Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah`ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
Beni yalnız bırakma olur mu?
Ne gibi Ömer amca?
Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum.
"Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?" hemen yukarı çıktım.
Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şahadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
"Ne yalan söyleyeyim, ağladım."


[1]
Arkadas.Com forum kuralları için tıklayın...           
 
KAPAT

Sınırsız Kullan