süper üye ol sınırsızca kullan


Arama
  • Gelişmiş Arama
  • Standart Arama

Hızlı Arama
  • Son 25 Bayan
  • Son 25 Erkek
  • Online Bayanlar
  • Online Erkekler
  • Bugün Doğan 25 Bayan
  • Bugün Doğan 25 Erkek
  • Arkadaş Listem
  • Engelleme Listem
  • Forum Ara
  • Takip Listem
  • Yeni Grup Aç
  • Gruplarımı Göster
  • Grup Kategorileri
  • Grup Ara
  • Yardım

Grupları Listele
  • Alfabetik Sırada
  • Açılış Tarihine Göre
  • Üye Sayısına Göre
  • Yazılan Mesaj Sayısına Göre
  • Profilimi Göster
  • Üyelik Bilgilerimi Değiştir
  • Özelliklerim
  • İstatistiklerim
  • Üyeliğimi Uzat

Profilimi Güncelle
  • Temel Bilgiler
  • Fotoğraf Ekle / Düzenle
  • Benim Durumum
  • Ne Arıyorum
  • Fiziksel Özelliklerim
  • Yaşam Tarzım
  • En Sevdiklerim
  • Kişilik Özelliklerim

Profil Ayarlarım
  • Ayarlarım


Artık Üye Fotoğraflarını
Oyluyoruz
Şu an sizin fotoğraflarınız
oylanıyor olabilir!
Üyelerimizden Gelenler
Arkadas.Com ' un pekiştirdiği dostluklar
LaVinYaDan-Nagmele® Grubu
Devamı için tıklayınız

 
F o r u m

   Tüm Forumlar
   Hobiler & Eğlence
   Sanat
   &&^^Gelişen Dil Yaşayan Dildir**Kültür Alışverişi^^&&
 


Bu yazıya sizde mesajınızı ekleyebilirsiniz
Gönderen Mesaj
3_DeMiR_4
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
86 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Vanuatu
Aktif Toplam Yazı : 787
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 10.10.2008 21:52


*****GELİŞEN DİL YAŞAYAN DİLDİR*****(1)
Bir dilin yaşaması için önce o dili konuşan bir topluluğun olması gerekir.Şöyle de diyebiliriz:Bir dilin doğuşu da bir topluluğun bulunmasına bağlıdır.Ancak bugünkü duruma bakıldığında bunun doğru olmadığı da anlaşılır.Dillerin de belirli birer ailesi
vardır ve bir ailenin zamanla artan ve birbirini tanımayan çocukları gibi bir dilin gelşmesinde de çeşitli dallanma ve budaklanmalar görülür ve asıl ana dilden uzağa düşenler,zaman içindeki gelişmelere ayak uyduramayıp yeni kavramlara karşılık bulamayan ve böylece gelişemeyen dillerin yanında yeni kavramlarla yakından ilgilenen ve böylece de bunlara yeni karşılık bulmaya yönelen dilerde vardır.
Bazıları bu bağlam içinde , yeni kavramları belirten sözcükleri değiştirmeden olduğu gibi almayı tercih ederler.Bu ikinci durumdaki dil ya da diller, bir süre sonra karman çorman bir dil kimliğine bürünür ve artık onu herhangi bir dil ailesine bağlamak olanağı da bulunamaz.
Osmanlıca için böyle bir dildir demek,gerçeği yansıtmak olur düşüncesindeyim.
Arapça,Farsça birçok kavramla birlikte sözcükler de girmiştir dilimize.Öte yandan Rumca ve İtalyanca birçok sözcüğünde dilimize girdiğini söyleyebiliriz.Dilimizdeki gemicilik ve denizcilik terimlerinin çoğunluğunu İtalyanca ve Rumca sözcükler oluşturduğu gibi balık adlarının büyük bir çoğunluğu da Rumcadır.Denizcilik ve balıkçılıkta çeşitli yerel sözcüklerin ya da terimlerin,adların yaşadığını da gözden uzak tutmamalıyız.................Devam edecektir................


DEMİR

3_DeMiR_4
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
86 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Vanuatu
Aktif Toplam Yazı : 787
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 10.10.2008 21:53



KÜLTÜR ALIŞVERİŞİ
***^^Yeryüzündeki bütün kültürlerin birbiriyle ilişki içinde oldukları yadsınamaz bir gerçektir.hele günümüzde iletişim ve ulaşım araçlarını gelişmiş ve hızlanmış olmasıkültürler arasındaki alışverişi daha büyük oranlara taşımıştır.
***^^Türkiye `nin de öbür dünya ülkeleri gibi Batı kültürüne kapılarını bütünüyle kapaması,bukültürün etkisinden bütünüyle arınması olanaksızdır.
***^^Önemli olan büyük bir kültürün karşısında ezilmemek,taklitçiliğe,kopyacılığa düşmemek,kendi değerlerimize,kendi güzelliklerimize sırt çevirmemektir.
***^^Bu da bilinçlenme gereğini ön plana çıkarmaktadır.Gençlerimizin hem kendi kültürümüzü hem de batı kültürü üzerine açık,aydınlık bilgiler edinmeleri bu kültürlerle doğrudan(kültür züppelerinin aracılığını aşarak) ilişkiye girmeleri çok önemlidir ,bence...
Kendi kültürümüze sahip çıkalım...

DEMİR

3_DeMiR_4
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
86 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Vanuatu
Aktif Toplam Yazı : 787
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 10.10.2008 21:55


Her iki konu ile ilgili yazılar devam edecektir.

İlgi duyan arkadaşların katkılarını bekliyorum.


3_DeMiR_4
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
86 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Vanuatu
Aktif Toplam Yazı : 787
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 12.10.2008 21:53


KÜLTÜR ALIŞVERİŞİ(2)
Yazıya bir soru ile başlamak istiyorum.

Kültür emperyalizmi diye bir şey yok mu?

**[Yok !] demek işi çok kolaylaştırır, tedirginlikleri,bunalımları giderir, ama hem gerçeğe aykırı düşer,hem de
kendi kültürlerini korumak,yüceltmek için ulusların gereksindiği bilinçliliği bulandırır.

**Emperyalistler sömürmek istedikleri ülkeleri kendilerine yaklaştırmak için [Batı kültürü]nün üstünlüklerinden elbette yararlanıyorlar. Tıpkı bilimlerden, teknolojiden yaralandıkları gibi...

**Yalnız, bu noktada aydınlatılması gereken bir durum var;önce[Batı kültürü] sözünden neyi anlamak gerektiği üzerinde durmalıyız.

Devam edecektir.

3_DeMiR_4
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
86 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Vanuatu
Aktif Toplam Yazı : 787
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 14.10.2008 18:22


Kültür Emperyalizmi
Kültür Emperyalizmi, bir emperyalizm yöntemidir. Kültür kalıpları, ekonomik, siyasal ya da toplumsal olsun bir toplumun ana değerlerinin göstergesidir. Kültür emperyalizmi bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmesidir.

Kitle haberleşme araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşması üzerine her devlet kendi kültürel değerlerini başka devletlerin halklarına iletme olanağına kavuşmuştur. Bir ulusun değerlerini ele geçirmek için etkin bir kontrol yöntemi olarak kabul edilebilir.

Kültür emperyalizmi diğer emperyalizm yöntemlerinin uygulanması için uygun zemini hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynar. Başarıya ulaşma şansı en yüksek ve en yumuşak görünen emperyalizm çeşidir

Bugün ABD`nin geniş ölçüde kullandığı yöntemlerden biridir.

alıntı

3_DeMiR_4
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
86 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Vanuatu
Aktif Toplam Yazı : 787
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 14.10.2008 18:24


yıllardır batı kültürünün ortaya çıkışı ve oluşumu antik Yunan kültürüne bağlananan bir öğreti ile nesilden nesile aktarılır durur. Genel kabul görmüş bu teze göre, modern tarzda gelişmiş herşeyin başlangıcı antik Yunan medeniyetindedir.Bu gelişim Antik Yunan, Roma, Helenistik, Rönesans Avrupası dönemleri olarak özetlenebilir . ( www.genbilim.com )

Antik Yunan, tarihin bir dönemecinde başlar, öncesi bilinmez, neredeyse birden bire ortaya çıkar. Ama Avrupalıdır. Dili Hint-Avrupa kökenlidir. Kültürü yaratanlar en baştan beri beyaz ırktandır. Geriye M.Ö. 1500-1600r17;lere gidilir. Bu kadar geriye tarihlenebilen, ama nefes kesen eserler vardır ortada. Miken eserleri. Öyle büyük bir medeniyetin kanıtlarıdır ki onlar, bugünkü modern dünyanın atası da ancak öyle olabilir. Hem de Avrupa kıtasında bulunmaktadırlar. Yazılı belgeler vardır. Ama bir türlü tam olarak sökülemezler, ne anlatırlar onlar dünya bilmez. Ama böyle bir kültür daha gerilerden hiç mi bir şey bırakmaz kendilerinden daha sonra gelenlere? Üç binlere gitsin diye zorlarlar, ama istedikleri gibi gitmez. Oralara pek dokunulmaz onun için. M.Ö.2000r17;lerde Mikenlerin ana kıtaya gelişleri ile başlar serüven. İyi de nereden gelmişlerdir Mikenler? Konuşulan dilin kökeni bile ortaya çıkartılmaz, sır gibi kalır. Anlaşılmasın diye bilimsel bilinmeyenleri ileri sürülür, Lineer A denir, Lineer B denir. Yunanca ile olan kısır bağlar konuşulur da, diğer yönleri çözülemez. Aslında Girit Adası kilit rol oynar bilinmeyenlerde. Minoan medeniyeti izlenmektedir orada o sıralar. Dilleri Hint-Avrupa ailesinden olmayan bir medeniyet. Avrupar17;ya adını veren Aerope da bir Giritli kralın kızıdır. Çok sonraki Yunanlı tarihçiler eskileri mitoloji yaparlar, gerçek ve gerçek dışı birbirine karışarak karşımıza gelir. Girit için de aynı şeyler olur. Bilgi kulaktan kulağa geçtiğinden destanlar kaçınılmazdır aslında. Ama daha sonra modern çağda, tarihçiler neden gerçekleri ortaya koyamaz? Sormak istediğimiz soru işte budur.

Pozitif bilimler hiç bir yoruma gerek bırakmadan sonuç verebilirken, tahmin ve yoruma dayalı ilim ise insafa kalmaktadır, bu çağlar boyu böyle olmuştur. İlim üzerinde hegemonya kurulabilmektedir. Bilinenlerin saklanması ve hatta çarpıtılması olabilmektedir. Düşünün, bilim adamı olmanın geçtiği yolların kilit noktaları önceki bilim adamları tarafından tutulmuşsa ve bir araştırmacının bilim yolunda atacağı adımlar bu kişilerin oluşturduğu bilim kurullarının elindeyse, bu son derece kolaylaşmaktadır. Bir doktora talebesi tezinden geçerek bu ünvana ulaşmak isterken tezi veren hocalarının gösterdiği yolda ilerlemek zorundadır. Yoksa o dereceyi alması pek olası değildir. Bu bir öğreti yoludur, kendi öğretmek istediğini geçerli tutmanın yolu. Bilim çevrelerinde kapalı bir şekilde halen devam etmekte olan bu sistem, ne yazık ki bağımsız araştırma ve bilimsel ürün yaratmanın önünü tıkamaktadır. Orta Çağr17;dan bu yana ekoller olarak karşımıza çıkan bu olgu, tarih yazmada çok belirgin bir hal almaktadır. Ülkelerin tarihlerinde milli yönler ön planda tutulurken, dünya tarihinde bazı ülkelerin/ırkların hegemonyası herşeyi kontrol eder olabilmektedir. Bu şartların asırlardır oluşmuş olduğu bir ortamda, aşağıdaki soru bazı araştırmacıların ve tarihçilerin gündemine girmiş bulunmaktadır:

r0; Kendilerini batı medeniyeti olarak niteleyen uluslar topluluğuna mensup tarihçiler ve onların hizmetkarlığını yapan diğerleri, asırlardır oluşturdukları hegomonik bir yapıda, modern dünyanın geçmişini anlatırken gerçekleri manipule mi etmişlerdir?r1;

Evet, zamanımızda bazı araştırmacılar bu ve benzer soruları sorabilmekte, hatta genel kabul görmese de kendi görüşlerini ileri sürmektedirler. Ama henüz bir ekol oluşmadığından yeni nesillere hala eski öğreti devamede gelmektedir. Tüm bunlar bir iddia olarak sessizce kalakalmaktadır. Klasik öğretiye göre, Yunan medeniyetinin kökleri Pelasglarr17;a gider, Pelasgian kabileler Yunan yarımadasının yerlileridir. Kimdir bu Pelasglar? Buna net cevap verilmez klasik öğretide. Yunan yarımadasında tarihin derinliklerinden beri bulunuyorlarsa, neden M.Ö. üçüncü milenyuma ve öncesine ait kalıntı bulunmamaktadır? Eğer başka yerlerden geldilerse, nereden? Eğer Pelasgların kökü Avrupa içlerinde bir yerde olsaydı, hiç şüphesiz bu klasik öğretinin baş tacı edilirdi. O zaman kim bunlar? Uzun süredir, bazı cesur sesler Pelasgların önce Girit adasında, daha sonra Ege adalarında yerleşmiş Fenikeliler olduğunu söylemekteydiler. Bu karşı tez aslında pek çok yönden yabana atılır türden değil. Bir kere, Ege ve Yunan yarımadasında Mikenlerr17;den önce bir medeniyet izine rastlanamıyorsa, o zaman bu kültür dışardan gelmiş olmalıdır. Avrupar17;da o tarihlerde yaşayan insanlar yontma taş devrini yaşamakta, tarıma geçememiş avcılık-toplamacılıkla meşgul göçebeler olduğuna göre, zamanın ileri kavimlerine bakmak gerek. Bu açıdan bakıldığında, tüm Akdenizr17;de basit tekneleriyle dolaşan ve bronz çağını yaşayan Fenikeliler iyi bir aday olarak durmakta ortalıkta. Buna paralel olarak bazı linguistler de eski Minoanların konuştukları lisanın kesinlikle Hint-Avrupa ailesinden değil, semitik bağlar gördüklerini söyleyegelmektedirler. Akdenizr17;de dolaşan Fenikeli denizcilerin önüne ilk çıkanın Girit adası olması, Minoan-Fenike bağını güçlü kılmaktadır. Sümerlerin büyük bir medeniyet kurdukları toprakların bir ögesi olarak Fenikeliler eski Yunanlıların atası olacak adaylar arasında en kuvvetlilerindendir. ABDr17;deki siyahların özgürlüklerine büyük oranda kavuşmuş olmaları, kendi köklerini araştırmaya yönelmelerine neden olmuştur. Bu arayış, daha sonraları, tarihçiler arasında da devam ederek, neredeyse iki ayrı ilim adamı/araştırmacı sınıfı ortaya çıkartmaktadır: Avrupa merkezli gelişim taraftarları karşılarında Afrika merkezli gelişim grubunu buldular yakın geçmişte. Şimdi aynı akıma mensub bazı araştırmacı ve bilim adamı, Yunan medeniyetini oluşturan unsurun Mısır kökenli olduğunu söylemekte (Black Athena by Bernal). Hiksosların Mısırr17;dan sürülmesiyle Giritr17;e ve Ege adalarına yerleştikleri savını öne sürmektedir bazıları. Ama Pelasgları da klasik öğretide olduğu gibi kabul etmektedir. Bir başka grup ise bu savdaki yanlışları ortaya koyarak, Pelasgların Afrika kökenli olduğunu ileri sürmekte ve antik Yunan eserlerinden bazı pasajlarda bu savı destekleyen ögeleri ispatta kullanmaktadırlar. Bu gruba göre Libya kökenli Garamentler Giritr17;teki medeniyeti kurmuşlar, ve Yunan adası ve Trakyar17;ya yayılmışlardır. Bu tezler de, hegemonik öğretinin cevapsız kalan sorularına yanıt verebilmektedir. O devrin denizci Mısır ve Fizan kavimleri kendilerine ait ve yanıbaşlarındaki üstün kültürü Eger17;ye devşirmiş olabilirler. Buna bugüne kadar cevapsız kalmış olan linguistik soruların da yanıt bulabildiğini ilave edersek, tezin kayda değer olduğunu söyleyebiliriz. Gökten zembille inemeyeceğine göre, Mikenler kimdir sorusu da bir gün cevap bulacak umarım.

Bu noktada, Türk ilim ve araştırma dünyasının sessizliğine veya dümen suyu tercihlerine değinmek istiyorum. Hemen yanı başımızda duran bir medeniyetin geçmişine kayıtsız kalamayız. Eğer tüm dünyaya kabul ettirilmiş olan tarih yanlışlar içeriyorsa bunları ortaya koymak günümüz bilim adamlarının sorumlulukları arasındadır. İyonya olarak ülkemiz sınırları içindeki eski Yunan kentlerinin geçmişi, diğer kavim ve kültürlerle ve özellikle Yunan yarımadasındaki hegemonist Atina ile olan etkileşimlerindeki gerçekler bir bir ortaya çıkartılmalıdır, bu bence en başta Türk tarihçilerine düşmektedir, arkeologların da destek vererek yardımcı olması kaçınılmazdır. Eğer tezler ispatlanırsa ve açıktaki sorulara doğru cevaplar bulunabilirse, Fenike veya Mısır üzerinden gelmiş bir kültürün, nasıl Yunan yarımadasında doruklara çıkmış olduğu tüm dünyanın bilgisine sunularak, asırlardır devam ettirilen hegemonyaya son verilebilir. Eğer böyle bir hegemonya varsa ve kendi söylemine uygun kişileri baş tacı ederken, ters düşenleri de yok ediyorsa çok yazıktır.

Geleceğin tarih yazarları veya arkeologları olacak tüm genç adayların, okullarında hocalarına gerçek nedir sorusunu sorma hakkı vardır. Araştırmacı olup gerçekleri ortaya koyma borçları da vardır, unutulmasın.



_DEMIR_
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
84 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Zambiya
Aktif Toplam Yazı : 2536
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 14.08.2009 08:06


Yeryüzündeki bütün kültürlerin birbiriyle ilişki içinde oldukları yadsınamaz bir gerçektir.hele günümüzde iletişim ve ulaşım araçlarını gelişmiş ve hızlanmış olmasıkültürler arasındaki alışverişi daha büyük oranlara taşımıştır.

_DEMIR_
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
84 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Zambiya
Aktif Toplam Yazı : 2536
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 02.09.2009 23:33



DİL SÜREKLİ GELİŞEN, DEĞİŞEN, CANLI, SOSYAL BİR VARLIKTIR
Dil, kalıplaşmış, değişmez, durgun (statik) bir yapıya sahip değildir. Aksine, kendi yapı ve işleyişinin gerekli kıldığı özelliklere, tarihî, sosyal ve kültürel şekillenmelere bağlı olarak, zaman içinde az çok değişip gelişerek yol alan sürekli bir akış halindedir. Ünlü dilbilimci, Wilhelm von Humboldt, bu gerçeği dilin bir eser (ergon) değil, bir faaliyet (energia) olduğu şeklinde dile getirmiştir. Eğer dil, bir eser olsaydı, bir kere oluştuktan sonra bir daha hiç değişmemesi, olduğu gibi kalması gerekirdi. Halbuki, dil bir değişme ve gelişme gücüne sahiptir. Bu gücü dolayısıyla dilbilimciler tarafından, sürekli olarak yenilikler doğuran bir kaynağa benzetilmiştir. Tarih boyunca akıp giden bu değişme ve gelişmeler sebebiyle, ister istemez dillerin tarihlerinde de birbirinden farklı safha ve dönemler ortaya çıkmıştır. Türkiye Türkçesi`nin Selçuklular, Beylikler. Osmanlı, Tanzimat, Servet-i Fünün ve nihayet Millî Edebiyat dönemleri arasındaki safhalaşma farkları bu durumun sonuçlarıdır. Türkçemizin VIII. yüzyıla ait kesimi ile bugünkü kesimi arasında ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı bakımından birtakım ayrılıkların bulunması da dilin canlı, dinamik bir yapı ve işleyişe sahip olmasından ileri gelmektedir. Bundan dolayı, dil elbette canlı bir sosyal varlıktır; canlı bir sosyal kurumdur.



Dildeki bu genel özellik, eskiden işlek olan bazı ek ve sözleri zamanla kullanılıştan düşürerek, terkedilmiş, ölü ek ve kelimeler durumuna getirebilir. Örnek olarak; isimden isim türeten ve kalıntılarım erdem, yordam, çiğdem, kelimelerinde gördüğümüz +dam/+dem-eki ile varlığım boynuz, diz ve ikiz kelimelerinde belli eden eski +z ekini gösterebiliriz. Artık bugün bu ekler. varlıklarını ancak belirli kelimelerde devam ettirebilmekte, yeni türetmeler yapmamaktadırlar.



Bunun gibi, eski körk ve körklü kelimeleri de kullanılıştan düşerek bugün yerlerini güzel ve güzellik kelimelerine bırakmışlardır. Aynı durum, yalnız bir dilin ekleri ve kelimeleri için değil, hatta müstakil diller için bile söz konusudur. Milattan birkaç bin yıl önceki devirlerin canlı ve yaşayan dilleri olan Hitit, Akad ve Sümer dilleri, çeşitli etkenler altında zamanla varlıklarını kaybederek ölü diller durumuna düşmüşlerdir. Bugün bu dillerin vaktiyle yaşamış olduklarını, ancak arkeolojik kazılar ile bize kadar gelebilen tabletlerden, çeşitli belge ve metinlerden anlıyoruz. Buna karşılık dilde kendi kendini yenileme, yeni ek ve kelimeler ortaya koyma özelliği de vardır.



Eski Türkçedeki - tacı /- teçi, Eski Anadolu Türkçesindeki - ısar/-iser, - ası/ -esi gelecek zaman eklerinin yerine Türkiye Türkçesinde XV. yüzyıldan sonra -acak/-ecek gelecek zaman ekinin geçmiş ve çeşitli görev dallanmaları ile bugüne kadar gelmiş olması, dilin yapısındaki bu dinamizm ve canlılık ile ilgilidir.



Eski Türkçe`de "kötü" anlamına gelen yabız kelimesi geçirdiği ses değişikliğine koşut olarak bir anlam değişmesine ve iyileşmesine uğrayarak "iyi" anlamındaki yavuz kelimesini oluşturmuştur. Yine dildeki bu canlılık ve esneklik dolayısıyla, zaman zaman kelime ve ek grupları arasında da birbirine geçişler olabilmektedir. İyi çocuktur cümlesindeki iyi sıfatının iyi bilirim cümlesinde bir zarf olarak kullanılışı, dilin durağan değil canlı bir faaliyet oluşu ile ilgilidir. Aslında bir isim çekimi eki olan +n vasıta hali (instrumentalis) ekinin, sonradan için için yanmak, uğrun uğrun gitmek, yazın, kışın, güzün örneklerinde görüldüğü gibi, zamanla birer zarf türetme özelliği kazanmış olması da doğrudan doğruya dilin bu canlılık niteliği ile ilgilidir. Görülüyor ki, dil, insan varlığının her anma karışan bir sosyal kurumdur; hayatın kendisi kadar canlı ve karmaşıktır. Ancak, özellikle belirtmek gerekir ki, her insan ve her toplum, yalnız kendi zamanının dilini kullanır. Geçmiş devirlere ait bir dili kullanamaz. Canlı olan dil; yaşayan, halen konuşulan ve yazılan dildir. Geçmiş devirlerin dilleri artık tarihe mal olmuştur. Canlılıklarını, kendilerinin devamı olan. bugünkü kollarına aktarmışlardır. Söz gelişi Türkiye Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesinin, dilin iç ve dış yapısında meydana gelen bazı değişme ve gelişmelerle bugüne uzanmış olan bir devamıdır.


_DEMIR_
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
84 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Zambiya
Aktif Toplam Yazı : 2536
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 02.09.2009 23:34


Şimdi gelelim dilin sosyal bir varlık, sosyal bir kurum oluşuna:



Yukarıda dil-düşünce bağlantısını açıklarken, dilin, insanın iç dünyası ile dış dünyası arasında bağlantı kuran bir araç olduğunu söylemiştik. Bu da öncelikle konuşma ile gerçekleşir. Ancak, konuşmanın gerçekleşebilmesi için insanın tek olarak bulunması yeterli değildir. Bir kimse düşünce ve duygularım konuşma yoluyla başkalarına aktarabildiğine göre, dilin var olabilmesi, aynı zamanda insan topluluklarının varlığına bağlıdır. Eğer insanlar toplum halinde yaşamamış olsalardı, dile ihtiyaç duyulmaz, dil olmasaydı, o zaman da insanların bir arada yasayarak bir toplum oluşturmaları söz konusu olmazdı. Bu itibarla, dil. tek bir insan varlığının olduğu kadar toplum varlığının da ayrılmaz bir parçası ve temel taşlarından biridir. Yalnız konuşma yönü ile kişinin, kişiler arasında bir anlaşma aracı olarak da bütünü ile toplumun eseridir. Dilin toplumla olan bu yakın bağı onu sosyal bir kurum haline getirmiştir.



Ayrıca, dil, oluşma ve gelişme şartları bakımından da toplumun eseridir. Dildeki kelimeler, kelime dizileri ve o dili işleten kurallar ile toplumun bütün fertleri arasında, bilinmeyen uzak devirlerden başlayarak alışkanlık halinde süregelen bir ortaklık oluşmuştur. Sanki Türk toplumunun bütün insanları birleşmişler de dağa "dağ", taşa "taş", pınara "pınar" ve yola "yol" deme konusunda gizli bir anlaşma yapmış gibidirler. Canlı ve cansız varlıkları ve nesneleri adlandırma, kelime dizilerini anlamlı birer söz haline getirme konusunda başvurdukları yollar ve kurallar hep ortaktır. Hiç kimse ben geçmiş zaman -mış /-miş ekinin yerine -maç/-meç ekini, gereklilik eki -malı /-meli yerine -tak /-tek ekini kullanacağım, dağı herkesten başka bir isimle adlandıracağım, yemyeşil yerine yeşilyem diyeceğim diyemez. Dil, kendi ilke ve kurallarını onu kullanan toplum bireylerine, olduğu gibi kabul ettirmiştir. Herkes ona uymak zorundadır. Bu sebeple, bütün sosyal kurumlar gibi, dil de toplumun üstünde bir benlik kazanmış ve topluma hakim olmuştur. Dilin sosyal bir varlık oluşunun anlamı da budur.



Esasen dilde geçerli olan kurallar ve kanunlar, onun sosyal bir varlık olduğunun tanıklarıdır. Çünkü bu kurallar, o dilin kendi yapısının, işleyişindeki özelliklerin ve o dili konuşan toplumun kendi dil dünyasının ve dil anlayışının ortaya koyduğu ortak formüllerdir. Dili, başıboş yol alan bir varlık olmaktan kurtaran, dilin yaşama ve gelişme şartlarını ortak bir düzene bağlayan ölçülerdir.



Bu durum, dili yönlendirmek üzere yapılan el atmalarda ve yeni kelimeler türetirken uygulanan yöntemde yukarıda üzerinde durduğumuz dil-düşünce bağlantısı açısından pek dikkatli ve duyarlı olmayı gerektiren bir husustur. Türkçemizde 1932`den sonra dil devrimi dolayısıyla yapılan yeni türetmelerde artı, eksi, baskı, bitki, bilirkişi, bunalım, çözüm, danışma, seçim, hoşgörü, gecekondu, gökdelen, içgüdü, sağduyu, sıkıyönetim, uçaksavar gibi kelimelerin benimsenerek dilde tutunup yaygınlaşması, Türkçenin yapı ve işleyiş ölçülerine uygun türetmeler oluşlarındandır. Buna karşılık bağıntı "bağlantı, betim "tasvir", ekin, ekit "kültür", dural "sakin", dönel, düşün "düşünce", ikircil "şüpheli" tinsel "ruhî" yontu "heykel" gibi kelimelerin yadırganmış ve benimsenip yaygınlaşamamış olmasının sebebi, bunların Türk dilinin yapı, işleyiş, anlam ve zevk ölçülerine; dolayısıyla, dilin bütün toplumca benimsenmiş ortak niteliklerine ters düşen yapılarındandır. Böyle durumlarda, dil ile düşünce arasındaki normal ilişki zedelenmekte; tıpkı, kötü ayarlanmış bir fotoğraf makinesi ile çekilen ve şekilleri hayal meyal fark edilebilen bozuk bir resim gibi, kavramlarda ve düşüncede bulanma baş göstermektedir. Özellikle belirtmek gerekir ki, bir dilin ses kalıpları içine yerleştirilmiş olan sözler, doğrudan doğruya dilin kendisi değildir. Bu kelimelerin anlamı, birer duygu ve düşünce haline dönüştürülebilmesi, ancak gramerin yardımı ile gerçekleştirilebilir. Bir yabancı dil öğrenirken bu durum bütün inceliği ile kendini gösterir. Konuya bu açıdan bakınca, görülüyor ki, gramer, aynı zamanda kelimeler ile ekleri ve kelime dizilerini bir sistem içinde birbirine bağlayarak anlaşmayı sağlayan bir kurallar topluluğudur. O halde, dili düşünceye dönüştüren sağlam vasıta gramerdir. tekrar etmek gerekirse, gramer, bir toplumun, bir milletin düşünce sisteminin yüzlerce yıllık değerlendirme birikimlerinden oluşmuş olan anlatım kalıplarıdır. Bu bakımdan, dilin kendi kurallarına ve işleyiş şartlarına ters düşen kelime kuruluşları ve anlatım şekilleri yaygınlaştıkça, dil ile onu konuşan fertler arasındaki sosyal akrabalık bağları gevşer; dolayısıyla dil ile düşünce arasındaki bağ da zayıflayıp kopmaya başlar. Doğurduğu sonuçlar bakımından, yalnız dilde değil toplumda da çözülme ve bölünmelere yol açar.



Dilin sosyal bir varlık oluşunun diğer bir belirtisi de toplumdan topluma değişiklik göstermesidir. Zeka, duygu ve düşünce mekanizması bütün insanlarda ortaktır. Ancak, zihin faaliyetlerinin sonucu, olan kavramların anlam olarak içine yerleştirildikleri kelimelerin ses kalıpları, bütün insanlarda bir değildir. Bu kalıplar genellikle toplumdan topluma değiştiği gibi, bu kalıpların birbirine olan bağlantı biçimleri de toplumdan topluma değişmektedir. Bir toplumda zihinde biçimlenen bir çiçek kavramı, ç,i,ç,e,k seslerinin birleşmesinden oluşmuş çiçek söylenişindeki bir ses ve kelime kalıbı içine sokulurken, bir başka toplumda aynı kavram f,l,o,w,e,r seslerinden kurulmuş flower biçimindeki ses kalıbına, daha başka bir toplumda ise Blume ses kalıbına sokulmuştur. Türkçede birim aramak, derken, biri kelimesi ile aramak mastarı arasındaki bağlantı yükleme hali (akkusativus) eki ile kuruturken, bunun İngilizce karşılığı olan to look for`da bir for "için" edatı (preposition) ile karşılanmıştır. Görülüyor ki, yukarıda sıralanan çiçek, flower ve Blume kelimelerinin hepsi de aynı anlamı taşımaktadır. Bağlantı unsurları da aynı görevi yüklenmektedir. Ancak, aynı anlamı veren ve aynı görevi yüklenen bu ses kalıpları toplumdan topluma değişebilmektedir. Bu durum, daha kapsamlı olarak, kelime ve eklerden oluşmuş dil dediğimiz sisteme aktarılacak olursa, o zaman dili, biçimlenmesi ve işlemesi toplumdan topluma değişen ve her toplumun özelliklerine uygun birer kalıba giren sosyal bir varlık. sosyal bir kurum olarak kabul etmek gerekecektir. Gerçekten de öyledir. Çünkü. bir dil toplum içinde, o toplumun bütün kişilerinin ortaklaşa katkıları ile öyle bir biçim almıştır ki, onu ancak o toplumdan olan kimseler olaylıkla anlayabilir ve kullanabilirler. O toplum dışında kalanların dili kavramaları dilin yapı ve işleyişini özel olarak öğrenmelerine bağlıdır. Demek oluyor ki, birbirinden ayrı toplumlar halinde yaşayan insan toplulukları kendi duygu ve düşünce sistemlerine bağlı olarak ayrı ayrı diller yaratmışlardır. Her ne kadar, dil bütün insanlar için söz konusu olan evrensel bir varlık ise de, onu konuşan ve yazan değişik toplumlarda çeşitli sebeplerle değişik biçimlerde kendini göstermiştir. Burada önemli olan nokta, her topluluğun kendisi için gereken kelime ve şekilleri yaratabilmiş olmasıdır. Konuya yalnız söz dağarcığı açısından bakıldığı zaman bile, bazı dillerde birbirine yakın kavramları anlatan pek çok kelime bulunduğu halde, bazı dillerde böyle bir çeşitliliğin olmaması, doğrudan doğruya o dilin sosyal özellikleri ile ilgilidir. Söz gelişi Türkçede devenin rengini gösteren bir tek deve tüyü kelimesi bulunduğu halde, Arap dilinde bu rengin ton farklarını gösteren, birçok hatta yüze yakın kelimenin varlığından söz edilmesi, Arap toplumunun yaşayış özelliklerinden ve devenin Arap toplumundaki önemli yerinden ileri gelmektedir. Bizim dilimizde de bunun yerini at türleri ve at renkleri almıştır. Yine dilbilimcilerin verdikleri bilgilere göre, Bolivya ve Peru`da yaşayan Aymara adlı Kızılderili kabilesinin dilinde sadece patates çeşitlerini anlatmak için 200 ayrı kelime kullanılmaktadır.



Eskimolarda, "kar" in yaşama düzeni bakımından taşıdığı önem dolayısıyla, yavaş yavaş yağan kar, kuru rüzgarla savrulan kar, toz halinde uçuşan kar, ıslak olarak buzlanmış kar, üstü buz tutmuş kar, ev yapmakta kullanılan ve kalıp halinde kesilebilen kuru kar türleri için hep ayrı ayrı kelimeler bulunmaktadır. Görülüyor ki, diller, toplumların duygu ve düşünce tarzına, sosyal durumlarına, oturdukları yerlere ve iklim şartlarına. tarihteki geçmişlerine, zaman içinde uğradıkları değişme ve gelişmelere göre, şekil ve işleyiş bakımından birbirinden ayrı birer biçimlenmeye uğramışlardır. Nitekim dilbilimci W. Whorf`un ortaya attığı dil - dünya görüşüne göre de her yaşama düzeninde yer alan anadil içinde belli bir dünyacık, bir mikro-kozmos bulunmaktadır. Dilde gizlenen bu dünyacık dıştaki tabiat dünyasının küçük bir modeli gibidir. Ana dilini öğrenmeye çalışan çocuk, bir yandan çevresindeki dünyayı tanırken, bir yandan da ana dilinde yer alan bu küçük dünya modeli, çocuğun bütün düşüncesini biçimlendirmekte ve içinde bulunduğu sosyal yapı ile ağlantılı olarak dış dünyayı bu açıdan görmesini sağlamaktadır. W. Whorf’un hocası Amerikalı antropolog dilci E. Sapir`e göre de, her dil toplum gerçeğini ayrı bir yönden aksettirdiği için, ayrı toplumların dünyaları birbirinden farklıdır. Türkçe ile Arapçanın, Arapça ile İngilizcenin, İngilizce ile Almancanın, Çince ile Japoncanın yapı ve işleyişleri bakımından birbirini tutmaması, dilin değişik toplumlara göre değişik biçimler alma özelliğinden ileri gelmektedir. Durum böyle olunca, dil bir başka yönüyle, belirli toplumlar arasında anlaşma aracı olarak kullanılan bir sosyal varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak, İngilizce genellikle İngiliz toplumunun; Amerikanca Amerikan toplumunun, Japonca Japon toplumunun, Türkçe de Türk toplumunun varlığı ile söz konusudur.


KARAYEL_36
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
60 yaşında / Erkek
Fatih
İstanbul
Aktif Toplam Yazı : 301
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 20.11.2009 23:34


İyi akşamlar:)

Uzun bir süredir arkadaş com üyesiyim.Zaman zaman kızgınlıklarım oldu ( HAKLI VEYA HAKSIZ) Ayrıldım tekrar döndüm.Çok güzel arkadaşlıklar edindim. Ancak bu kez dönmemek üzere aranızdan ayrılıyorum.Kalbini kırdığım tüm arkadaşlarımdan özür dilerim.Her şey gönlünüzce olsun. Yaşam size daima cömert davransın...


DEMİR HOCA

_DEMIR_
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
84 yaşında / Erkek
Yurtdışı
Zambiya
Aktif Toplam Yazı : 2536
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 09.02.2010 22:33



Dilde Yozlaşma
Dil ve kültürdeki değişmeler doğal sayılabilir; ancak başka dillerden sözcük alırken kurallarını da alıp kendi dilinde kullanma o dilin yapı, sesbilim, anlambilim, sesletim, yazım ve okuma kural ve geleneklerini bozar, dilde kargaşaya neden olduğu için de dilde yozlaşma başlar. Türkçe’de yozlaşma ilk, Türkçe’ye sokulan Farsça, Arapça sözcük, terim ve kurallarla başlamış, şimdi de bunların yerini özellikle İngilizce almıştır.

Dil kanunlarının uysallığını da, bir iki örnekle açıklamak yerinde olacaktır. Cumhuriyet dönemi Türkiye Türkçesinde özellikle kelime alanında Türkçe açısından hızlı değişmeler ve gelişmeler olmuştur. Bu dönemde cemiyet yerine toplum, vasat veya muhit yerine ortam, ehemmiyet yerine önem, va­zife yerine ödev kelimeleri türetilmiştir. Bu kelimeler, kelime türetme kurallarına aykırı oldukları halde hemen herkes ta­rafından benimsenmiştir. Bunlar gibi yapı bilgisinin (morfoloji) verilerine uymayan Türkçe köklü kelime türetilmiş ve be­nimsenmiştir.





_____DeMir____
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
60 yaşında / Erkek
Fatih
İstanbul
Aktif Toplam Yazı : 595
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 16.08.2011 10:06


Kültür:İnsan toplumuna özgü bilgi, inanç ve davranışlar büyünü ile bu bütünün parçası olan maddi nesneler.Toplumsal yaşamın dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat yapıtları gibi her türlü maddi ve tinsel ürününü kapsamına alır.
Kültür: İnsanoğlunun biyolojik olarak değil de sosyal olarak kuşaktan kuşağa aktardığı maddi ve maddi olmayan ürünler bütünü.Eşanlamlısı “ekin”.

Günlük dilde “kültürlü olmak” bilgili, görgülü, incelikli olmak anlamına gelir.Kültürlü kişi uygarlığın nimetlerinden bilinçli olarak yararlanan, eğitimli kişidir.

Kültür terimini günümüzdeki anlamına yakın bir şekilde ilk kez 17. yüzyılda Samuel von Pufendorf kullanmıştır.Ona göre kültür doğaya karşıt olan ve belli bir toplumsal bağlam içinde ortaya çıkan tüm insan eserleridir.

Alman filozof Immanuel Kant kültürü insanın mantıksal özünden dolayı özgürce hayata geçirebileceği amaçların, ideallerin tümü olarak tanımlamıştır.

Bir başka Alman filozof Herder kültürü bir ulusun, bir halk ya da topluluğun yaşam tarzı olarak yorumlamıştır.

Kültürü tanımlamaya çabalayanlardan bir diğeri de antropolojinin kurucularından Edward Burnett Taylor olmuştur.Ona göre kültür “bilgilerden, inançlardan, sanattan, ahlaktan ve insanın toplumda yaşayan bir varlık olması nedeniyle edindiği bütün öbür yetenekler ve alışkanlıklardan oluşan karmaşık bir bütün” dür.

Antropoloji ve etnoloji bilimleri geliştikçe kültür olgusunun karmaşıklığı daha da belirginleşmiş ve tanımlar da çeşitlenmiştir.ABD’li antropologlar A.L.Kroeber ve Clyde Kluckhohn Kültür Kavramlarına ve Tanımlarına Eleştirel Bir Bakış -1952 adlı çalışmalarında kültürün 164 farklı tanımını verirler.Bunlardan biri olan “öğrenilmiş davranış” yeterli bir tanım değildir çünkü hayvan türlerinin yaşamında da doğal davranışların dışında sonradan edinilmiş ya da öğrenilmiş davranışların payı vardır.Bir başka tanıma göre kültür “zihindeki düşünceler” den oluşur.Bu da yeterli değildir çünkü düşünceler toplumda ancak dilde, eylemde ve yaratılmış ürünlerde cisimlendikleri sürece bir anlam ve işlev kazanırlar.

_____DeMir____
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
60 yaşında / Erkek
Fatih
İstanbul
Aktif Toplam Yazı : 595
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 16.08.2011 10:09



Kültür Emperyalizmi, bir emperyalizm yöntemidir. Kültür kalıpları, ekonomik, siyasal ya da toplumsal olsun bir toplumun ana değerlerinin göstergesidir. Kültür emperyalizmi bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmesidir.
Kitle haberleşme araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşması üzerine her devlet kendi kültürel değerlerini başka devletlerin halklarına iletme olanağına kavuşmuştur. Bir ulusun değerlerini ele geçirmek için etkin bir kontrol yöntemi olarak kabul edilebilir.
Kültür emperyalizmi diğer emperyalizm yöntemlerinin uygulanması için uygun zemini hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynar. Başarıya ulaşma şansı en yüksek ve en yumuşak görünen emperyalizm çeşididir

Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/kultur/16072-kultur-emperyalizmi.html#ixzz1VAoX4yr6

olgunhan
  • Mesaj
  • Profil
  • Ekle
54 yaşında / Bayan
Çankaya
Ankara
Aktif Toplam Yazı : 20
[ Göster ]
Yazılış Tarihi : 08.03.2012 17:33


dilimiz bize yabancılaşmaya başladı...


[1]
Arkadas.Com forum kuralları için tıklayın...           
 
KAPAT

Sınırsız Kullan